Şafak Vaktim

Güneş doğudan doğar!

Buradasınız: Home Analiz-Dosya Truman Doktrini ve ''Bağımsızlık''

Güncel

Truman Doktrini ve ''Bağımsızlık''

"Türkiye ve Yunanistan'a Yardım Kanunu" olarak adlandırılan (75-80 Sayılı) Kongre Kanunu, bizim ve Yunanistan'ın ABD'ye "özgürlük ve bağımsız varlığımızın sürdürülmesine yardım edilmesi için" başvurduğumuzu belirten girişle başlar.Bu paragrafı ne zaman okusam ya da us'uma gelse,

Bağımsızlık Savaşı şehitleri karşındaymışım gibi utanç duyarım.Yasanın 1. Maddesindeki yardımın, "Cumhurbaş-kanı'nın Birleşik Devletler'in çıkarlarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda kendisinin tayin edeceği kayıt ve şartlarla yapılacağı" hükmü tam bir kapitüler nitelik taşır.Bu hüküm, yardım yasasına dayalı olarak yapılmış olan 12 Temmuz 1947 Anlaşmasının 4. Maddesinde somut koşul olarak yer almıştır. Bu koşullara uyulmadığında ABD Cumhurbaşkanı, anılan Kongre Yasası'nın 5. Maddesinin 3 ve 4 numaralı fıkraları uyarınca ilgili hükümeti uyarır ve veya yardımı keser.

Ve Johnson, işte bu bu hükmün gereğini, bizim bu Anlaşma ile kabul ettiğimiz için iç hukuk kuralı haline gelen Kongre Yasası'na göre 1964 yılında yerine getirmiştir. Johnson'ın, Türk-ABD ilişkilerinde bir dönüm noktası olan mektubunun ilgili bölümü şöyledir:

"Aynı zamanda, yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Amerika arasında iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut 12 Temmuz 1947 Anlaşmasının 4'üncü maddesi mucibinde, askeri yardımın veriliş maksatlarından gayrı gayelerde kullanılmaması icap etmektedir. Hükümetiniz, bu şartı tamamen anlamış bulunduğunu muhtelif vesilelerle Birleşik Devletler'e bildirmiştir. Mevcut şartlar altında Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede, Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik Amerika'nın muvafakat etmeyeceğini size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim"
05.06.1964, Lyndon B. Johnson.

Bu mektuba tepki göstermesi gerekenler, öyle sanırım ki, yöneticiler olmalıydı. Ama mektup iki yıl kamuoyundan gizlendi. Bir bakıma ABD, bir sözleşmeden doğan hakkını kullanmıştı. Olsa olsa, biçim üslup üzerinde durulabilirdi. 1947 yılından 1964 yılına değin, bu anlaşmanın bir bağımlılık anlaşması olduğunu, birkaç aydın dışında değerlendiren de çıkmamıştı.
Anlaşma imza aşamasındayken M.Ali Aybar ve Marko Paşa gazetesi sorumluları, anlaşmanın getireceği bağımlılığı ve gerçeği halkımıza anlatmaya çalışmışlardı, hem de bedelini çok ağır cezalarla ödemeyi göze alarak! Ödemişlerdi de!
1964'le Johnson mektubuyla girilen dönemden sonra da, kimi politikacılar ya da TİP dışındaki partiler içten ve ciddi bir tutumla bu konuyu ulusal bir dava olarak ele almış ve kovalamış değildir.
Bir aydınlar hareketi olarak başlayan Doğan Avcıoğlu'nun YÖN adlı haftalık dergisinde, o dönem Türkiye'sini konu eden TÜRKİYE'NİN DÜZENİ adlı eserinde, daha sonra yayımladığı haftalık TÜRKİYE İÇİN DEVRİM gazetesinde anlaşma ve uygulamaları üzerinde belgesel yayınlar yapılmıştır. Ama, atı alan üsküdarı çoktan geçmişti.
Bundan sonradır ki Türkiye, ABD'nin kirli yüzünü yavaş yavaş görüp anlamaya başlamıştır. Ama bu tartışmalar yine de zamanın yöneticilerince komünizm propagandası sayılmış, aydınlar TCY'nin 141 142 maddelerini ihlal suçlamasıyla yargılanmışlar, ağır cezalara çarptırılmışlardır. Bu yolla halkın bilgilendirilmesi önlenmiş, ABD'nin etkinliği önlenememiş, daha da artmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül bir bakıma, halkın bu ve benzeri konularda tepkilerini önlemenin sert adımlarıdır.
Asıl önemli nokta ve sorun, 12 Temmuz 1947 tarihli anlaşma ile, anılan Kongre Yasası'nın iç hukuk kuralı olarak kabul edilmesindedir.
Anlaşmanın giriş bölümündeki ikinci paragrafa göre:

"Birleşik Devletler Kongresi 22 Mayıs 1947'de tasdik edilen kanun ile, Birleşik Devletler Başkanı'na, Türkiye'ye her iki memleketin egemen bağımsızlığına ve güvenliğine uygun şartlar dairesinde, böyle bir yardım yapılmasının BM'nin esas gayesine ulaşmayı sağlayacağı gibi, Türk ve Amerikan ulusları arasındaki dostluk bağlarını takviye edeceği inancıyla (Kongre yasasını da iç hukuk kuralı olarak kabul eden E.D), 12 Temmuz 1947'de aşağıya imzaları bulunan zevat şu hususları kararlaştırmışlardır."
Burada sözü edilen, iki ülkeden birinin, öteki ulusun yazgısını, geleceğini belirleyen, ikna yoluyla kabul ettirilmiş, çok önemli sonuçlara açılacak bir anlaşmadır. Dikkat edeceğimiz nokta, her sözcüğü dikkatle seçildiği anlaşılan, politikanın değil gerçeğin dile getirildiği bir tarih belgesi ve o belgenin o bağlamda ilk ele alındığı tarih anıdır.
Bırakalım sözcükleri, Anlaşmanın adı bile ABD'nin ikna gücünün üstünlüğünü gösterir. Okuyup düşünelim:

"Türkiye'ye yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma" Yalnız bu ad bile tek başına dayatma sayılmaz mı? Dahası bu bir gerçeği dile getiriyor. Çünkü uluslar arası anlaşmalarda kaç yan varsa onların adları yazılır "(...) ve (...) arasında (...) konusunda yapılan anlaşma" olarak geçer kayıtlara. Örneğin, "Türkiye İle Amerika Arasında Ortak Güvenlik Anlaşması," gibi...
Bu, anlaşmanın yalnız adıyla değil, kimi hükümleriyle de Türkiye'nin Amerikan çıkarları için denetim altına alınmasına olanak veren kapitüler nitelik taşıdığının belgesidir. İmzacıların bu anlaşmayla, Türkiye'nin egemenlik hakları ve çıkarlarının ABD'ye ipotek edildiğini görmemiş olmaları bir yana; Amerika'ya bizi her alanda denetleme hakkı tanıyan nitelikteki hükümlerin nasıl imzalandığını anlamak güçtür.
Bunun gaflet mi, dalalet mi yoksa ihanet mi olduğunu sorgulamayı tarihin değer yargılarına bırakmanın, ihanet olduğuna inanıyorum.

ABD'NİN DENETİMİ
Anlaşmaya göre, yardım alan hükümet olarak, Kongre Yasası'nın 3 d maddesi uyarınca:
"Birleşik Devletler Cumhurbaşkanı tarafından talep edileceği üzere işbu kanun uyarınca herhangi bir mal, bir senet veya malumatın güvenliği için gerekli hükümleri koymayı" kabul ediyoruz. Hüküm çok açık. ABD Başkanı'nın Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, Anlaşma gereğince şu konuda yasal düzenleme yap dediğinde, Hükümet ve Parlamento Başkanın bu istemini yerine getirmekle yükümleniyor. Bunun egemenlik haklarımızın ABD'ye ipotek edilmesi anlamını içerdiğinden kuşku duyulabilir mi?
Türkiye-ABD ilişkilerinin boyutlarını düşünürsek, ABD Cumhurbaşkanı'nın, bize geniş bir alanda "yardımla ilgilidir" savıyla "şu kuralı koy, şu düzenlemeyi yap" diye emir vermesinin anlamı nedir?
Bu hüküm, açıkça hukuk kuralı koyma hakkı gibi, egemenliğin en tartışılmaz öğelerinden birinin zedelendiğini göstermez mi? Ayrıca, ABD Cumhurbaşkanı, dayanarak yargı yetkisine bile karışabilir. O konuda Türk yasalarını ve yargı yetkisini tanımadığını söyleyebilir.
Şimdi egemenlik haklarımızın en önemli ilkelerinden olan, yasa koyma ve yargılama hakkımıza da karışmaya olanak veren Kongre yasasının 5'inci maddesini okuyalım. Ama düşünmek ve bize ne gibi yükümlülükler getirdiğini anlamak için:
"Cumhurbaşkanı zaman zaman işbu kanun hükümlerinin yürütülmesi için gerekli ve uygun olabilecek kurallar koyabilir, ve işbu kanun uyarınca kendisine verilen kudret ve yetkileri, kendisinin tayin edeceği bir daire, ajans, bağımsız kuruluş veya memurlar vasıtasıyla kullanabilir."
Bu hükmün anlamı açıktır. ABD Cumhurbaşkanı, yardımla dolaylı ilgisi de olsa, ilginin bu yasaya uygun olduğuna kendisi karar vererek, düzenleyeceği bir yasayla bizim iç işlerimize karışabilecektir. Bize salt kendi çıkarlarının bekçiliğini yaptıracak düzenlemeler önerebilecektir. Örneğin, yardımın yerinde kullanılmadığını gerekçe göstererek, savunmamızı zora sokacak kararlar alabilecektir. Ve bu hüküm Kıbrıs olayları sırasında 1964 tarihinde zamanın Başkanı Johnson'un İnönü'ye yazdığı mektupla uygulanmıştır.
ABD Cumhurbaşkanı'nın 1975 Şubat ayında Yardıma ambargo konulması, ambargonun amacına uygun yürütülüp yürütülmediğine ilişkin kararların alınması ve Ambargonun kaldırılması, Yardım'ın başlaması için, Kongre'ye üç ayda bir rapor verilmesi de, bu hükme dayalıdır. Başkan yardımın amaca uygun kullanılmadığına karar vermiş, yardım kesilmiş, ambargo konulmuştur. Bu hüküm, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin ABD Başkanı ve Parlamentosu tarafından denetlenmesi anlamına değin, türlü biçimde yorumlanabilir. Amerika dostumuz müttefimiz diyoruz ama başımız sıkıştığında bize yardım eli uzatmamıştır. Uzattığı anlar olduysa bedelini çok ağır ödemişizdir. Bugün Türkiye'de hemen hemen herkes Amerika'nın bize ilk defa Kıbrıs Barış Hareketinde ambargo koyduğunu sanar. Bu da büyük bir yangıdır. Amerika Türkiye'ye ilk ambargosunu Kurtuluş Savaşında koydu. Atatürk Türkiyesi  Amerika'dan     parası  mukabilinde     600  bin mavzer ve beş milyon mermi almak istedi ve alamadı.İşte zamanın yetkilileri bu hükümlerin bize ne getireceğini, bizden ne götüreceğini düşünmeden kabul etmiş, bizi ABD'nin eline teslim etmek istemişlerdir. Bir başka ülke Başkanı'nın koyacağı kuralı kabul etmenin, bizim bağımsızlığımıza açıkça aykırı olduğunu göremeyişimizi nasıl anlatabiliriz? Tarihe karşı, gelecek kuşaklara karşı üstlendiğimiz sorumluluğun sınırları bile çizilemez.
Kongre Yasası'nın şu 3. Maddesini de okuyalım:

Madde: 3- işbu kanun uyannca yardım alınmasına takaddüm eden bir şart olarak yardım isteyen hükümet:
(a)  Yardımın etkili şekilde ve yardım alan ülkelerin taahhütlerine  uygun  olarak kullanıp  kullanmadığını  izlemek amacı ile Amerika Birleşik Devletleri memurlarının ülkeye serbestçe girişlerini.
(b)  Birleşik Devletler basın ve radyo temsilcilerinin bu tip yardımlann kullanılması ile ilgili olarak serbestçe müşahedelerde bulunmasına ve kapsamlı malumat vermesine müsaade etmeyi.
(c)  Birleşik Devletler Cumhurbaşkanı'nın rızası olmaksızın, işbu kanun uyarınca devredilen herhangi madde veya malumatın mülkiyet veya zilyetliğini devretmemeyi, ne de böyle bir müsaade olmaksızın, yardım alan hükümetin subayı, memuru veya görevlisi olmayan bir kimse tarafından, böyle herhangi bir maddeden faydalanılmasına veya böyle bir kimse tarafından durumlann açıklanmasına müsaade etmemeyi:
(d)   Birleşik Devletler Cumhurbaşkanı tarafından talep edileceği üzere, işbu kanun uyarınca alınan herhangi mal, bir senet veya malumatın güvenliği için gerekli hükümleri koymayı;
(e)  İşbu kanun uyannca borç, kredi, hibe veya başka bir yabancı hükümet tarafından kendisine verilmiş bulunan herhangi bir borcun ana parasını veya faizini ödemek için kullanmamayı:
(f)   İşbu kanun uyannca yardım alan ülkede, Birleşik Devletler'in iktisadi yardımının amacı, kaynağı, karakteri,kapsamı, miktarı ve gelişmeleri hakkında aynca tam ve devamlı olarak bilgi vermeyi kabul edecektir.
Bu hüküm Türkiye'nin ABD'nin denetimine sokulduğunu gösteren bir başka örnektir: Yardımın ne biçimde, nerede nasıl kullanıldığını yerinde incelemek amacıyla ABD'nin memurları hiçbir koşula bağlı olmadan ülkeye serbestçe girebilecekler. Türkiye bu memurların statülerini bile saptama yetkisinde değildir. Bunların ajan olup olmadıklarını da araştıramaz. Nerede ve nasıl inceleme yapacakları da belli değildir. Oysa ABD, aynı yasanın 1-2 maddesi uyarınca, FBI'nin onayından geçmemiş hiçbir sivil görevliyi gönderemez. Aynca, asker personel hakkında da, 19 Mayıs 1926 tarih ve (44) Stat. 5650 sayılı yasa gereğince onay alınır.
Özetle, ABD Türkiye'ye personel yollarken, kendi ulusal güvenliğinin gereklerini yerine getirir, ama T.C. Hükümetleri, gelen personel necidir, T.C.'nin güvenliğine aykırı bir nitelik taşır mı, örneğin bir Ermeni militanı mıdır, Türkiye aleyhine faaliyette bulunan bir örgütle ilişkisi var mıdır, yok mudur, vb. gibi ulusal güvenliğinin gerektirdiği bir araştırmayı yapamaz.
Bu personel gelir, rütbesine ya da statüsüne bakmadan, ülkemizde bizim statümüze göre daha üst görevdeki memurlarımızı denetleyebilir. Örneğin, yardımın ilk yıllarında, Astsubaylar ya da küçük rütbeli subaylar, uzman ve danışman statüsüyle, bizim üst rütbeli subay ve generallerimize ders vermekle görevlendirilmişlerdir.
Bu ABD'nin bize bizim ordumuza bakışını gösterir.
ABD yardımı ABD'nin kendi koyduğu hükümlere göre yapılır ve sürdürülür. Bizim bu konuda kendiliğimizden yani Amerika'ya danışmadan yardımla ilgili düzenleyici hüküm koyma yetkimiz yoktur. Amerika yardım eden devlet statüsünün üstünlüğünü dayatmıştır. Veren el alan elden üstündür, deyimini doğrulamıştır. Bunun bir tür aşağılama olduğunu kabul edelim, aksi halde aşağılanmadan kurtulamayız. Kabul edersek daha dikkatli olur, yeni düzenlemelere meydan vermeyiz Ve senatör King Robinson ile temsilci Upshow'un sözlerindeki çirkinliğin sergilenmesine sahne olmanın utancını yaşamayız.
Bu maddenin bir başka hükmü de ABD'nin yapacağı "yardımın amacı, kaynağı, karakteri ve miktarı ile gelişmeleri hakkında, ayrıca tam ve devamlı bilgi verme" yükümlülüğü getirilmesidir. Böylece ABD, bu sözde yardım anlaşmasıyla T.C.nin asker ve sivil bürokrasisinin, her noktada içinde olmakla kalmıyor, ayrıca bizden istediği ayrıntılı raporlarla, Türkiye'yi tam denetimi altına alıyor.
Bu anlaşmanın Platt Değiştirgesi'nden daha ağır hükümler taşıdığını kabul edelim. Kabul edelim ki, kurtulmanın çaresini arayalım.
T.C. hükümeti, 12 Temmuz 1947 anlaşmasıyla bu Kongre Yasası'nı bir iç hukuk kuralı olarak kabul ettiğini anlamamış olamaz mı? Hadi anlamamıştır diyelim; peki anlaşmanın aşağıya aktardığımız 2. Maddesinin son paragrafını da mı anlamamıştır? Bu anlaşmayı kabul edenlerden biri, daha 25 yıl önce, Lozan'da, kurulacak Türkiye devletinin dışardan hiçbir güç tarafından denetlenemeyeceğini kabul ettiren bu devletin kurucularından biri değil miydi? Ve o kurucu, Lord Curzon'un, "bir gün bana geleceksin, bugün aldıklarım birer birer geri vereceksin," sözlerindeki alay dolu tehdidi unutmuş muydu?
İşte o madde, ve o hüküm:
"Türkiye Hükümeti yapılan yardımı tahsis edilmiş gayeler uğruna kullanacaktır. Sorumluluklarının icrası sırasında görevini serbestçe yapabilmesini mümkün kılmak için, bu hüküm misyon şefine ve temsilcilerine, yapılan yardımın kullanılışı ve işleyişi hakkında rapor, malumat ve müşahede şeklinde isteyebileceği her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır."
Görülüyor ki, bu hükme göre, Misyon şefi, yani Yardım Kurulu Başkanı, Birleşik Devletleri Başkanı adına Kongre yasası Md: 5) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini denetleme hakkına sahiptir. O hak, zaman zaman sınırları aşılarak kullanılmıştır.
İşte Lozan'da bağımsızlığını elde etmek için verilen savaşımın etkisi ancak 20 yıl sürmüş ve Lord Curzon haklı çıkmamış mıdır?

Hakan Türk

Sitemiz herhangi bir ticari amaç gütmeyen kişisel bir web sitesidir,amacımız çeşitli politik ve tarihi konuları tek bir çatı altında toplayıp siz değerli okuyucularımıza sunmaktır.
Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.